Klasik Türk Müziğinin Tarihi

Durma Sende Paylaş!

Klasik Türk Müziğinin tarihçesi hakkında ansiklopedik bilgi.

Tarih

Batılılar bugün İran, Türk ve Arap müziklerini genellikle ayrı ayn ele almakla birlikte, bütün İslam ülkelerindeki, özellikle de Ortadoğu ülkelerindeki müziği, aynı sanatın değişik görünüşleri sayma alışkanlığı, bazı müzikologlarca hâlâ sürdürülmektedir.

Bu müzikte pentatonik Orta Asya müziğinin payım tespit etmek oldukça güçtür. Çünkü bugün Ortadoğu ülkelerinin sanat müziklerinde, pentatonizmin hemen hemen hiçbir belirtisine rastlanmaz. Buna karşılık, Türk halk müziğinin bazı parçalarında, kökenlerinin Orta Asya pentatonizmi olabileceğini düşündüren, gamın bir derecesinin atlanmasıyla oluşmuş geniş aralıklar vardır.

Bu nedenle, klasik Türk müziğinin prehistoryasını Orta Asya’da değil, Ortadoğu’da aramak gerekir. Gerçekten de, Ortadoğu’ya özgü birçok çalgının {ut, ney, çeng, hatta Orta Asya Türklerinin kopuz’undan türediği söylenen bağlama veya tambura…) benzerlerini Mezopotamya veya Eski Mısır kabartmalarında, heykellerinde veya resimlerinde görmek mümkündür.

İslam müziği içinde Türklerin payını tespit etmek de güçtür. Ama Iranlıların ve Yunanlıların önemli payları bulunduğunu biliyoruz. Denebilir ki İslam müziği, eski İran müziğine, Türk, Arap, Yunan ve Bizans unsurlarının eklenmesiyle oluşmuştur. Türkler, Abbasiler döneminde Islamiyeti benimseyip Bağdat’taki bilim ve sanat etkinliklerine katılmaya başladığında, bu müzik, özü bakımından kıvamını bulmuş durumdaydı. Ama kuramcı ve besteci olarak, en ünlü Müslüman müzisyenler Türklerden çıkmıştır: Farabi (870-950), Safiyüddin Urmevi (öl. 1294), Abdülkadir Meragi (1350 ile 1360 arası-1435), Golam Şadi (XV.-XVI. yy).

Osmanlı Devleti, XIII. yy’m sonunda kurulmuşsa da, OsmanlIların müzik alanında varlık göstermeye başlaması için XVI., hatta XVII. yy’ı beklemek gerekmiştir. Bu nedenle, XIV.- XV. yy’larda yaşamış Abdülkadir Meragi ve Golam Şadi gibi müzisyenleri ve He- rat müzik okulunu, «Osmanlı öncesi» diye nitelemek yanlış olmaz. Gerçi XV. yy’da Doğu Türklerinin Herat’ta gerçekleştirdiği rönesansm bir benzeri Batı’da II. Murad (1404-1451) döneminde Bursa’da başlatılmış ve bu parlak dönemin müzik hayatı büyük canlılık göstermiştir (kendisi de besteci olan II. Murad, yeni ma-kamlar ve çalgılar bulanları, müzik kuram üzerinde çalışanları ve bestecileri teşvik etmiştir. Hızır bin Abdullah’ın Edvar11 ve Bedri Dilşad’ın Muradname’si gibi önemli kuramsal eserler bu dönemde yazılmıştır), ama besteciler henüz Tebriz veya Herat üslubunun et- kisindedir. İstanbul’un fethinden sonra Osmanlı müziği, Bizans müziğinden de etkilendi. Bu, özgün bir Osmanlı üslubunun oluşmasını geciktirecektir. Fetih ile Itri arasında önemli besteciler yetişmiştir: Nefiri Behram Ağa (öl. 1560 ?), dini müziğin en büyük yaratıcılarından olan ve Itri’nin bazı eserleri yanlış olarak kendisine mal edilen Hatip Zakiri Haşan Efendi (1545 ?-1623), Benli Haşan Ağa (1607-1662), eserleri bazı güfte mecmualarında Abdülkadir Meragi’ye mal edilen Şeştari Murad Ağa (1610-1673), kısacık ömrüne çok şey sığdıran IV. Murad (1612-1640) ve Itri’nin habercisi Hafız Post (1620 ? -1694). Bütün bu besteciler, olgun ifadesini Itri’de bulan Osmanlı üslubunu, yaklaşık iki asırlık bir zaman boyunca yavaş yavaş yoğurmuşlardır.

klasik-turk-muziginin-tarihi-500x350 Klasik Türk Müziğinin Tarihi

Osmanlı sarayında müziğin her zaman önemli bir yeri olmuştur. Ama, herkesi bir zevk ve eğlence hummasının sardığı Lale Devri’nde (1718-1730) birdenbire, adeta birinci plana çıkmıştır. Lale Devri müziğinin, bu eğlence düşkünlüğünü yansıtması beklenir. Ama, önceki dönemin üslubuyla Lale Devri üslubu arasında çok önemli farklar yoktur. Gene de, daha şen ve şuh bir üsluba doğru bir eğilim kendini belli eder.

Bütün uzmanlar,Türk müziğinin Itri ile zirveye ulaştığı görü-şünde birleşir. Lale Devri de çok parlak bir dönemdir. Ama III. Selim ve II. Mahmud dönemlerini içine alan 1789-1839 arası, Türk müziğinin altın çağı sayılır. Çünkü, başta III. Selim ve İsmail Dede Efendi olmak üzere, Sadullah Ağa, Küçük Mehmed Ağa, Vardakosta Ahmed Ağa, Abdülhalim Ağa, Tanburi Isak, Şakir Ağa, Dellalzade İsmail Efendi, Kömürcüzade Hafız Mehmed Efendi, Zeki Mehmed Ağa gibi büyük besteciler, Abdülbaki Nasır Dede, Hamparsum Limonciyan gibi nota mucidi kuramcılar bu dönemde yaşamış veya yetişmiştir. XIX. yy’ın başında yaşayan birkaç besteci (Zekâi Dede Efendi, Hacı Arif Bey, Şevki Bey, Muallim İsmail Hakkı Bey) bir yana, bu altın çağın bestecileri, re- pertuvarda en çok eseri bulunan yaratıcılardır. Günümüzdeki klasik Türk müziği topluluklarının konserlerinde veya radyo ve televizyon programlarında en çok bu dönemin eserlerine yer verilmesi sebepsiz değildir.

Yerleşik kurallar içinde güzel ve dengeli sayılan ve kendisi için dinlenmek üzere bestelenmiş olan soyut nağmelerin yerini, Lale Devri’nden itibaren daha duygulu ve hüzünlü nağmeler almaya başlamıştı. III. Selim’le birlikte, belki Batı müziğinin de etkisiyle, duyguların ifade edilmesine giderek daha fazla önem verilmiştir. Hacı Arif Bey’le başladığı kabul edilen romantik dönem, söz konusu anlayışı daha ileri noktalara götürecektir.

Hem çok büyük bir besteci, hem de Türk müziğinin en parlak dönemini yaşamasını sağlayan bir padişah olan IIİ. Selim, yalnız bestecileri değil, müzik kuramını yeniden ele alanları ve bir müzik yazısı geliştirmeye çalışanları da teşvik etti.

«İH. Selim Okulu» deyimi, gerçi XX. yy’da yakıştırılmıştır, ama klasik Türk müziğinin belli bir dönemini adlandırmak için artık çok yaygın olarak kullanılmaktadır. II. Mahmud döneminde, bir taraftan III. Selim Okulu’nun ulaşmış olduğu zirvelerdeki hâkimiyet sürdürülürken, bir taraftan da yeni zirveler fethedilmiştir. Kendisi de besteci olan II. Mahmud (1785-1839), amcasının oğlu III. Selim gibi müzik düşkünü ve müzisyenlerin koruyucusuydu. Türk müzik tarihinin en büyük bestecilerinden İsmail Dede Efendi, Şakir Ağa, Kömürcüzade Hafız Mehmed Efendi, Dellazade İsmail Efendi, Basmacı Abdi Efendi (1787-1851) ve Zeki Mehmed Ağa (1776- 1846) gibi müzisyenleri sarayında ağırlayan ve onları eser vermeye teşvik eden II. Mahmud, Avrupa müziğine de meraklıydı. Batı Avrupa ülkelerinden getirttiği virtüözleri ve opera topluluklarını dinlemek en büyük zevkleri arasındaydı. Onun etkisiyle Osmanlı sarayında «alafranga» bir yaşayış hüküm sürmeye başladı. Yeniçeri Ocağı’nı kaldırdıktan sonra Mehterhane’nin yerine kurduğu Muzika-i Hümayun, çok geçmeden askeri havaların yanı sıra, senfonik repertuvara da el atmıştı.

İsmail Dede Efendi’den sonraki dönem, Türk müziği için genellikle, zirveden eteklere iniş dönemi olarak kabul edilir.

Hacı Arif Bey’in yaşadığı dönem, imparatorluğun Batılılaşma dönemidir. Artık padişah çocukları piyano veya viyolonsel dersleri almakta, minyatür yerine Avrupai resimler yapmakta ve saray, eskiden olduğu kadar Türk müziğini himaye etmemektedir. Balkanlar’dan gelen müzisyen Çingenelerle, yavaş yavaş yeni bir şehir müziği doğmaktadır.

Eskiden aristokrasinin müziği olan ve çok ciddi bir müzik kültürüne sahip bir zümre tarafından dinlenen klasik Türk müziği, şehirdeki çalgılı kahvelerde profesyonel, ama saray müzisyenleri kadar müziğin inceliklerine vâkıf olmayan müzisyenlerin icrasıyla halka sunulmaktadır.

Öte yandan, III. Selim döneminde güçlenmeye başlayan lirizm, II. Mahmud döneminde ağırlığını iyice hissettirir olmuş, klasik Türk müziği XIX. yy’ın ortalarında «romantik» diyebileceğimiz bir dönemin eşiğine gelmiştir.

Artık müzik zevkini, saray erkânından çok şehir halkının belirlediği ve romantik ifade tarzının revaç bulduğu bu dönemde, şarkının ayrıcalıklı tür haline gelmesine ve temellerini Itri’nin attığı, III. Selim ve II. Mahmud dönemi bestecilerinin zirveye ulaştırdığı klasik geleneğe sırt çevrilmesine şaşmamak gerekir. Hacı Arif Bey, böyle bir ortamda, yaratıcı gücünü şarkı türüne hasretmiş, yeni bir dönemin başlangıcında yer almıştır.

Hacı Arif Bey, şarkı türünü tamamen yenilemiş, kendinden sonra gelen bütün bestecileri derinden etkilemiştir. Hacı Arif Bey (1831-1885) konusunda bütün kaynaklar söz birliği etmiştir: o bir şarkı bestecisidir. Bu, özellikle şarkı alanında başarı gösterdiği anlamında* söylenmemiştir. Birkaç İlahisi veya tevşihi ve bir bestesi sayılmazsa, Hacı Arif Bey yalnız şarkı türünde eser vermiştir. Kendisinden sonra kâr, beste, semai gibi klasik türlerde eser verilmez oluşu onun kabahatiymiş gibi, Hacı Arif Bey’i suçlayanlar da vardır. Oysa Hacı Arif Bey de, Rifat Bey (1820-1888), HaşimBey (1815-1868) ve diğerleri gibi, aynı toplumsal ve kültürel değişimlerin sonucu olarak, kendini özellikle şarkıyla ifade etmiştir.

Tanburi Cemil Bey (1873-1916), Türk müziği tarihinde, o zamana kadar benzeri görülmemiş bir müzisyen kabul edilir. Tanbur, kemençe, lavta ve viyolonsel virtüözü olan, aynı zamanda parlak peşrev ve saz semaileri besteleyen Cemil Bey, halk müziğine de derin bir ilgi duymuş, zurna, tambura gibi halk çalgılarını da ustalıkla çalmıştır. Cemil Bey’in müziğinde klasik Türk müziği, Balkan ezgileri, halk müziği motifleri ve klasik Türk müziği Balkan ezgileri, halk müziği motifleri ve klasik Batı müziğine ait bazı özellikler bir araya gelmiştir. Denebilir ki, Cemil Bey’in eseri, yaşadığı kozmopolit İstanbul şehrinin müzikteki yansımasıdır. Ama şunu da belirtmek gerekir: onun asıl kaynağı klasik Türk müziğidir, hem de yaşadığı dönemin «alaturkası» değil, İsmail Dede’nin, III. Selim’in, hatta Itri’nin müziğidir. Söz konusu edilen bütün diğer unsurlar, bu ana damara eklenmiştir. Cemil Bey daha çok virtüöz olarak, taksimleriyle etkili olmuş bir müzisyendir. Bu etki, plakları sayesinde hâlâ sürmektedir.

Cemil Bey, önce Udi Nevres Bey’i etkiledi. Nevres Bey, Cemil Bey’in tanburundan etkilenerek, utta yepyeni, bugün de izleyicileri olan bir üslup geliştirdi. Daha sonra öğrencisi Refik Fersan (yalnız tanburi olarak değil, besteci olarak da hocasını izledi), oğlu Mesut Cemil ve Ruşen Kam, onlardan sonra da Niyazi Sayın, Necdet Yaşar ve İhsan Özgen, Cemil çizgisini sürdürdüler. Bugünün genç sazendesi için Cemil Bey, kitabının adına bir göndermeyle, en büyük «Rehber-i Musiki»dü.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.